Uğur Mumcu'ya Saygıyla: "Fikret Bilâ"

Uğur Mumcu'ya Saygıyla: "Fikret Bilâ"

Gazeteci Fikret Bilâ, belediyemizin Uğur Mumcu’yu anma etkinlikleri kapsamında özel bir yazı kaleme aldı...

Eklenme Tarihi: 24 Ocak 2021 Pazar

Uğur Mumcu'ya Saygıyla
Fikret Bilâ

Uğur Mumcu’nun Renault 12’si…

24 Ocak 1993, Selda Bağcan’ın “Uğurlar olsun” türküsünde söylediği gibi:
“Bir pazar sabahıydı.
Zemheri ayazıydı…”

Milliyet’in Ankara Temsilcisi görevini yürütüyordum. Pazar olduğu için izinliydim. Büro dışındaydım. Haberi duyar duymaz bir taksiye atlayıp Uğur Mumcu’nun evine gittim. İnsanlar yeni yeni şimdiki Uğur Mumcu Sokağı’na koşuyordu. Karşılaştığım manzara içimi yaktı. Hepimizin örnek aldığı, çok sevip saydığı, tanımaktan gurur duyduğu, sohbetine doyamadığımız Uğur Mumcu, patlamanın etkisiyle sokağın üstündeki bahçeye fırlamış, orada öyle yatıyordu. Polis bahçeye atlamış, üzerini örtüyordu. İnanılır gibi değildi. Uğur Abi artık yoktu…

Ne yapacağımı şaşırmıştım. Polis bizi arabanın enkazından uzaklaştırmaya çalışıyor. Foto muhabiri arkadaşlarımız fotoğraf çekmeye çalışıyordu. Ben kilitlenmiştim. “Başımız sağ olsun” diyen meslektaşlarımıza, CHP’lilere yanıt bile veremiyordum.

O arada, Uğur Mumcu’nun bombayla patlatılan arabasının enkazı gözüme ilişti. Sanki sadece eğilmiş bükülmüş bir motor kalmıştı geriye. Arabanın parçaları üst bahçeye ve etrafa dağılmıştı. Ben hâlâ gazeteci refleksi verememiştim. Olayın haber olduğu aklıma gelmiyordu. Bürodan arkadaşlar haberleri topluyorlar, bana da danışıyorlardı; ama benim aklım Uğur Mumcu’nun arabasındaydı.

Uğur Mumcu’nun Renault 12’si…

Yıllar sonra birlikte çalışmaktan çok büyük onur duyacağım Uğur Mumcu’ya nasıl da büyük haksızlık yaptığım, o Reno-12…

1970’li yılların başlarında Zonguldak Mehmet Çelikel Lisesi’nde öğrenciyken Uğur Mumcu’yu Yeni Ortam gazetesinde okumaya başlamıştık. Yeni Ortam’ı ceketimizin yan cebine yerleştirip Halkevi’nde arkadaşlarla buluşup, kendimize göre ülkeyi kurtardığımız günler. Sonra Uğur Mumcu, Cumhuriyet’e geçti. Biz de ceketin cebinde bu kez Cumhuriyet’i taşımaya başladık.

Uğur Mumcu, “Sakıncalı Piyade”yi yazmıştı. Patnos’ta tenzil-i rütbeyle er olarak nasıl askerlik yaptığını anlatıyor ve düzeni yerden yere vuruyordu. Gurur duyuyorduk Uğur Mumcu’yla. Ben Çelikel Lisesi’nde birkaç arkadaşımla duvar gazetesi çıkarmaya çalıyordum. Uğur Mumcu’nun köşe yazılarını kesip asmaya başlamıştık. Hocalar, “lisede olmaz” diyerek kaldırmışlardı. Bu kez Uğur Abi’nin yazılarını el yazısıyla kağıda geçiyor, imzasını atıyor, onu asıyorduk. Bir süre sonra onu da yasakladılar.

Bir gün Uğur Mumcu’nun araba aldığı haberini okumuştum. Sakıncalı Piyade yok satıyordu. Ben ve birkaç arkadaşımız, o zamanki solcu aklımızla, bu araba alma işinden hoşlanmadık. Ben zaman zaman Abdurrahman Dağlıduman takma adıyla Cumhuriyet’in okur mektupları köşesine mektup gönderiyordum. Oturup aynı imzayla arkadaşlarla birlikte bir yazı daha döşendik. Vatandaş açken, araba almak Uğur Mumcu’ya yakışıyor muydu? Eleştirimiz vardı. Hiç beklemediğim halde bu mektup Cumhuriyet’te çıktı. Gözlerimize inanamadık. Solcuğun çocukluk haliydi yaptığımız.

İşte o arabanın enkazı gözümün önündeydi. Uğur Abi’yi niye aldın diye eleştirdiğimiz o araba, mezarı olmuştu.

Yıllar sonra gazeteciliğimin ilk yıllarında rahmetli ağabeyim, ustam Hikmet Bilâ beni Uğur Mumcu’yla tanıştırdı. Büyük onurdu. Bu mektup beni huzursuz ediyordu. Elbette Uğur Mumcu, beni de o mektubu da hatırlamıyordu. Bir gün bir meslektaşımızın ev sohbetinde bu olayı kendisine anlattım. Bir kahkaha patlattı. Gençler keskin solcu olur, dert etme, dedi. Ama şunu söyleyeyim, büyük şehirde, çocuklar da olunca, araba ihtiyaç oluyor. Mahçup şekilde başımı öne eğmiştim. Uğur Abi her zamanki olgunluğuyla karşılamıştı, gençlik heyecanımızı, sırtımı sıvazlamayı da unutmadı.

O Reno-12’nin yakınında aklıma üşüşen sadece bu anı değildi.

Çok vardı…

Cumhuriyet’ten ayrılıp Milliyet’e gelmesinden çok memnunduk. Milliyet’in Ankara bürosunda birlikte çalışıyorduk. Her fırsatta yanına gidip vakti varsa sohbet ediyordum. Her sohbetinden çok şey öğreniyor, kitap tavsiyeleri alıp çıkıyordum. Gazeteye çelik yelekle geliyordu ve tabanca da taşıyordu. Atış poligonuna gittiğini de söylüyordu. Bir sohbetimizde neden bu tedbirlere gerek duyduğunu sormuştum.

“Bak Fikret” demişti:

“Bana gelen tehdidin haddi hesabı yok. Bu devletin beni koruyacağı da yok. Onun için böyle geziyorum. Onun için poligona gidiyorum. Ama beni kurşunla vurmazlar. Silah kullandığımı ve çelik yelek giydiğimi biliyorlar. Beni bombayla öldürürler.”
“Allah korusun abi, o ne siçim laf” diyebilmiştim.

Ve Uğur Mumcu’nun nasıl öldürüleceğine ilişkin öngörüsü de doğru çıkmıştı.

Yıllar önce Türkiye’nin başına geleceklerini öngördüğü gibi…

Belki öngöremediği tek şey, Ankara’nın tarihinde tanık olduğu en büyük cenaze töreniyle uğurlanacağıydı.

Aziz hatırana saygıyla…

Işıklar içinde uyu Uğur Abi…

Yeni Haberler